Kız Babası

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , , , , , ,

Bu sabah romanımın kadın karakteri sevdiği adamı terk etti ve dedi ki “Ben babamın en değerli varlığını daha fazla üzmene izin veremem.”

Kız babası olmak; beyaz atlı prensini arayan şımarık bir prensesin kralı olmaktır. Prensesin ülkesini yönetemese bile korumaya çalışmaktır… Kaç atom bombası “Kızım iyice üzülmesin.” diye atılmamıştır bilemezsiniz.

Belki de bu yüzden babası uzakta olan prenseslerin ülkeleri her şeye karşı daha sağlam, daha dik ve güçlü durur. O prensesler babalarının en değerli varlığını aşkla ama düşmanca korur.

Su çiçeği

Etiketler

, , , , , , , , , , ,

Okula sağlıklı gidip eve döndüğünde su çiçeği kaptığı anlaşılan çocuklar gibiydik. Çok aşıktık işte. Artık kimin kime bulaştırdığının önemi yoktu. Biz çok kaşıdık ama kaşımasak da izi kalacaktı, daha beslenme saatinde anlamıştık. Su çiçeği; yaşadığımız en güzel bahardı.

Bir aşktan diğerine…

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , ,

Balat’ta bir duvarda “Ne kadar yağmur yağarsa yağsın yine de cenabetsin İstanbul!” yazıyordu ve biz pahalı bir restorana Osmanlı yemekleri yemeye gidiyorduk. Dört kişiydik, üçümüz Ankaralı. Anneni anlatacağın zaman düşünebildiğin tek şey baban olur ya; gözümüzde İstanbul varken aklımıza Ankara düşüyordu. Bazı şeyler haksızlık gibi; insanın içinden hiç çıkmıyor.

“Tunalı’yı İstiklal gibi trafiğe kapasalar Esat’a gidiş çok zor olur.”

“Buradan Cadde’ye 2,5 saatte ancak gideriz.” Ankara’da şehrin öbür ucuna çoktan varırız ama bir aşktan diğerine -nerede olursak olalım- uğradığımız haksızlık kadar hızlı varırız. Ne kadar yağmur yağarsa yağsın yine de cenabetiz.

9 Nisan 2012, İstanbul

Unut(a)mamak

Etiketler

, , , , , , , , ,

Türkçe’de can yakıcı kelimeler var. Hiç olmadık zamanlarda insanın karşısına çıkıyorlar. “Taşınabilir bellek” örneğin. Taşınamayanı varsa ondan alalım, yok mu o? Taşınabilen fazladan bir belleği kim ne yapsın? Oysa bir hafıza olsa bankamatik gibi; istediğimiz zamanlarda dilediğimiz hatıraları taşısak beynimizde. Gerisi kalsa, hatırlanmasa…

Hatırlamak ve unutmamaya direnmek midir en büyük intikam?                              Yoksa unutmak mı? 

Sigaralar

Etiketler

, , , , , , , , , , , ,

Sonra hepimiz, “Hemen geri dönerim.” diye umut verilmiş fakat küllükte unutulduğu için kendi kendini içmiş sigaralar gibi filtrelerimizi yakıyorduk. Hayat böyle bir şeydi. “Ama döneceğim dedi!” diye onu suçlayabiliyorduk ama “Ben söneyim de başkası gelir, ötekinin bıraktığı yerden keyifle içer.” demiyorduk, rüzgarın içmesi zaten mutlu etmiyordu. Mutlaka bir zarar görmeliydik ve filtrelerimiz yanarken en yakınımızdakine dokunup onun yanışını hızlandırmalıydık. Belki de sadece benim küllüğümde işler böyle yürüyordu, bilemiyorum.

“Şizo” Fren Yapmışken

Etiketler

, , , , , , , , , , , , , , , ,

Dedi ki;

“Bir çanta; sahibi kendini toplarken bulunan… İçinde bir doktor raporu(iyileşti), dinlenmeyen bir derste çizilmiş ev krokisi(fazla büyüktü), asla gerçekleşmeyecek ortak (gözüken) hayallerin listesi(yat almak mı??), iki tiyatro bileti (Bertolt, oyun iyiydi aslında) ve birkaç bozuk para, bir de içi yazılı kart; hiç verilmemiş-alınmamış. Bir çantaya kaç yıllık ilişki sığar? Şuncacık çanta o kadar çöpü bunca zaman nasıl saklar? Bir sandık; içinde sayfalarca mektup, oyun kartları, bir taşınabilir bellek, bir ilaç kutusu. Bir yerlerde bir kasa limon; şimdiye çoktan çürümüş.” Bu şizofren bir yazı. Fren yapmasam yazmazdım.

Bana da dediler ki(bak bu kısım gerçek);

“Sen bir yer olsan bembeyaz kumsalların, uçsuz bucaksız mavi bir denizin olurdu ama sahillerin hemen arkasında mafyanın saat başı adam öldürdüğü arka sokaklara sahip olurdun.” Bazı insanlar harita okumayı bilmeli. Sınırdışı edilmesen anlamazdın. 

Ağlarda Ağaçlarla Ağlamak…

Etiketler

, ,

30 Haziran 2011 tarihinde AltZine.net’te yayınlanan öyküm.  Biraz düzeltme yaptım tabii. http://altzine.net/alttema/ag/556-aglarda-agaclarla-aglamak

                     Herkes gitmiş, ben kalmıştım. Bu kez okulun önünde değil; karşısındaki evin demirlerinde oturuyordum, yapraklarından su akan bir ağacın altında… Bir süre ıslak ağacın gövdesini siper edip etrafı gözledikten sonra evin demirine oturmuştum. Zaten ıslanacağım kadar ıslanmıştım, yorulmanın anlamı yoktu. Başlarda yüzüme kızgın ifade yerleştirip bekledim, kollarımı kavuşturdum, sinirle ayaklarımı salladım. Sonra bu işten sıkılıp ayağa kalkarak su birikintileriyle oyalandım; ama bundan da sıkılmam çok zaman almadı. İnsan bekleyince zaman geçmiyordu. Özellikle de hayal kırıklığıyla beklediği zamanlarda…

Çok otururdum ben okul kapılarında, merdivenlerinde, demirlerinde… Ablam “Seni alacağım.” der ama toplantısı çıkar, iş yemeği çıkar, unuturdu. O beni hatırlayana kadar beklemek zorunda kalırdım. Arabasıyla okulun kapısına geldiğinde (sanki çok büyük bir lütuf) eğilip kapımı iteklerdi dışarı doğru. Sonra da hiçbir şey olmamış, gelmesi gereken saatte gelmiş de beni hiç bekletmemiş gibi “Günün nasıl geçti küçük hanım?” derdi. Üç saatten fazla beklediğim zamanlarda “Geç kaldın.” desem, “Senin de provaların bitmiyor ki. Ne diye girdin bandoya?” derdi, arka koltuğa koyduğum gitarla bakışırdık.

Sonra evde gitar yüzünden olay çıkmasın, ablam sürekli yorgunluk ve migren atakları pençesinde diye koroya yazıldım. Koronun çalışmaları haftada bir kez olmakla birlikte cuma okul çıkışı olması nedeniyle ablamın canını sıkmıştı. En sevdiği akşamdı cuma akşamları ve ne yazık ki iş çıkışı beni almayı hatırlaması gerekiyordu. “Abla iki buçuk saat bekledim seni sıcakta. Eğer izin verirsen–”

“Hayır.” diye kestirip atardı. “Taksiye tek başına binmek yok. Madem koro kuruyorlar bari bir servis de ayarlasınlar. Bana söyleneceğine müzik hocana söylen.” Korodaki çocuklardan birinin babası her seferinde “Eve bırakalım mı? Yolumuzun üstü.” dedi. İnatçı adam bunu sormayı ben korodan ayrılana kadar da sürdürdü. Kibarca gülümseyip “Ablam birazdan gelir.” dedim her seferinde. Ablam her seferinde geç geldi.

Bazen çekip gitsem bir taksiye binip gezsem diye düşünürdüm. Ablam da biliyordu böyle yapmayacağımı. Benim tek bildiğim er ya da geç geleceğiydi. Gelip servis ayarlamayan okula, çok sık prova koyan bir çalışmaya söylenecek ama arkadaşları eve geldiğinde “Ay bizimki acayip bilmem ne yapar, yapsın bakın.” derdi. Başladığım hiçbir şeyi tamamlamadığım için hiçbir şeyi “acayip” yapmadığımı fark ettiğini sanmıyorum.

Hafta sonu olan bir çalışma aradığımda sadece spor aktiviteleri olduğunu öğrenmemle ablamın sevinçten havalara uçması bir olmuştu. Hafta sonu ders çalışmak içindi. Sosyal aktiviteler hafta içi yapılmalıydı. “Abla sence de biraz dengesizlik olmuyor mu bu?”

“Bana terslenme.” Zaten ben de top tutmak ve atmak konusunda ancak bir karınca kadar başarılıydım. Beden sağlığım açısından takım sporu yapmasam çok daha iyi olurdu. Böyle böyle bir sürü çalışmaya katılıyor, bir ay dolmadan çıkmak zorunda kalıyordum.

Neyse ki edebiyatla ilgili ıvır zıvırlar okul günlerinde öğle tatilinde oluyordu. Her hafta bir konu veriliyor, öğrenciler olarak makale, öykü, şiir yazarak bir okul gazetesi çıkarmaya çalışıyorduk. “Çalışıyorduk” diyorum çünkü ortaya çıkan şey bir “çabalama”dan öteye geçemiyordu. Elif Hoca edebiyatta başarılı olduğuma inanınca yazdıklarımla okullar arası yarışmalara katılmaya başladım. Başlarda çok umursamadığım “yarışmacı olmak” uğraşı sonraları ilgimi çekmeye başladı.

Eğer bir ödül alabilirsem… Tek bir ödül alabilirsem ablam beni izlemeye gelirdi. Salona geç gireceğini tahmin ediyordum ama gelecekti ya. Bunu kaçırmazdı. Asla.

Yağmurlu bir gündü. Tören başlayana kadar okulun kapısında öylece dikilmiştim. Bu yüzden iki saat boyunca ayakta kaldım. Herkes sülalece geldiğinden bana yer kalmamıştı. Adım okunduğunda sahneye çıktım, elime tutuşturulan başarı belgesini aldım, hiç tanımadığım bir adam beni yanaklarımdan öptü, her şey sona erdi. Kapanışta gençlerin önünün ne kadar açık olduğundan, ödül içim seçim yaparken ne kadar zorlandıklarından bahsettiler. Sanıyorum yüzüme bakan herkes ya sahne heyecanından ya da çok duygusal olduğumdan dolu dolu gözlerle durduğumu düşündü. Açıkçası bu çok umurumda da değildi.  İnsanın tahammül sınırı aşıldıktan sonra istediğiniz kadar ileri gidebilirdiniz, sınır dışı edilmeniz için artık çok geç oluyordu.

Çıkışta salondan çıkan herkes kapı önünde ailesiyle, danışman öğretmeniyle fotoğraf çektiriyordu. Elif Hoca tek başıma olduğumu anlamasın, sanki ablam çıkışta hemen beni götürmüş sansın diye karşı kaldırımdaki ağacın arkasına saklandım. Elif Hoca bir süre kalabalığın içinde bakındı, birkaç tanıdığıyla selamlaştı ve gitti. Sonra diğer herkes de gitti. Ben ağaca bağlanmış bisiklete dayandım. Sabah çiseleyen yağmur bu işi bırakıp basbayağı yağmaya girişmişti. Islak bir köpek gibi öylece kaldım ağacın altında. Ödül diye verdikleri kâğıt parçası paramparça oldu, şık olayım diye giydiğim eteğin altındaki beyaz çorap arabaların çamuruna maruz kaldı… Demire oturdum, kalktım, bisikletle oyalandım, su birikintilerinde yüzümü görmeye çalıştım…

“İşim çıktı, özür dilerim.” dedi ablam kapıyı içeriden bana doğru iteklerken.

“Önemli değil.”

“Islanmışsın.” dedi üzerime şöyle bir bakıp, sonra klimanın derecesini artırdı. Cevap vermedim. Hemen eve gitmek, kalorifer kenarına sinmek istiyordum.

“Bu tür şeyleri her hafta yapmazlarsa nasıl hatırlayabilir ki aileler? İnsanların önceden ayarlanmış toplantıları olabilir.”

“Evet.” Yine bir sessizlik çöktü arabaya. Trafiğe takılmamak için ara sokaklardan gittiği ve bu yüzden sürekli dönüp durduğu için midem de bulanmaya başlamıştı.

“Eee? Nasıl geçti koro çalışması?”

“İyi.”

“Ne söylüyorsunuz bu aralar?”

“Şarkı.” dedim dirseğimi kapıya dayayıp camdaki su damlalarına bakarken. Bir süre daha sileceklerin sesini dinledik.

“Terslenme bana. Hadi söyle. Hangi şarkıyı söylüyorsunuz? Yenilerden mi?”

“Çince bir şarkı söylüyoruz. Söylediğimiz tek kelime bile anlaşılmıyor.”

“Hmm… Ne hakkında?”

“Ağmak hakkında.”

“Ağ mı?”

“Ağmak… Sarkmak, aşağı inmek demek. Kızın biri bu konuda bir şiir yazmış Çin’de bir okulda. Kelime oyunları yapmış. Ağaç kelimesi mesela, yaprakları aşağı sarktığı için ‘ağmak” kelimesinden türemiştir. Ya da ağlamak… Yani kız bundan pek emin değil ama tahmin ediyor aynı köktür herhalde diye. İşte böyle; ağlı, ağmaklı, ağlamaklı, ağaçlı bir şiir yazmış. Adı ‘AĞLARDA AĞAÇLARLA AĞLAMAK” Ödül almış bir de. Geçen cuma sana söylemişti.”

“Ne güzel. Ben de eskiden—“ Kornaya uzun uzun basıp önüne çıkan sürücüye bağırdıktan sonra, “Ne diyordum?” dedi kırmızı ışıkta durup. Cevap vermedim. Tekrar gaza basma vakti geldiğinde “Şarkının ismi ‘Ağ’ olduğuna göre balıkçılıkla falan mı ilgili?” dedi. “Çinliler balık sever çünkü. Aaaa? Neden ağlıyorsun sen?”

Hiç hissetmemiş gibi…

Etiketler

, , , , , ,

Biraz içince sır gibi sakladığı duyguları, bizzat ördüğü duvarlardan sızardı kendi başına açan kaldırım çiçekleri gibi. Sabah uyandığımda hepsini yolunmuş ve yok edilmiş bulurdum. Çoktan muhafızlarını kapılarına dikmiş, duygularını zindanlara kapatmış olurdu, hiç hissetmemiş gibi… 

Yazılmamış sevişmeler…

Etiketler

, , ,

Saf ve konuya ilgisiz birinin bile olayın tüm gizemini çözdüğü romanlardandı. Kitap boyunca şaşkın kahramanımızın -en saçma zamanlarda bile biriyle birlikte olmasına rağmen- sevdiği kızla yatması romanın bitiminden sonraya kalıyordu. Yazılan bazı sevişmeler bile gerçek değilken yazılmamış bir sevişme için ne diyebiliriz ki?