Karakalem ve dostlarımız sayesinde birkaç kez televizyona ve radyo programına çıktık Okan Cem Çırakoğlu ile birlikte. Her program öncesinde onun kitabı Atlas ve benim kitabım Karakalem elimizde, “Ne konuşacağız?” diye soruyorum. Daha da sormaya devam edeceğim herhalde çünkü bize de “Nasıl yazıyorsunuz?” diye soruyorlar. “Bu yazma işi nasıl bir şey? Nasıl ilham alıyorsunuz?” Bilmem. TRT 1’de Hayat Sahnesi programına çıktığımızda “Acıkmak gibi.” dedim, “İçimden gelince yazıyorum.” Öyle mi peki? Acıkır gibi mi benim için yazmak? Yazmazsam ölür müyüm?

Yazmayınca ölmüyorum fakat romatizmalarından sürekli şikayet eden ya da şeker hastası olduğu halde diyetine dikkat etmeyip hastalığa söylenen yaşlı bir teyzeye dönüşüyorum. Birkaç ay boyunca bir öykü ya da herhangi bir paragraf çıkmazsa içimden, ağzımdan karabulutlar fışkırıyor.

Bir diğer korkum da yazdıklarımda ne anlatmak istediğimin sorulması. Çünkü bilmiyorum ne anlatmak istediğimi. İçimden bir şey geçiyor, yazmazsam unutacağımdan endişelenip yazıyorum. Okuduğunuzda siz ne anlıyorsanız odur. Ben bir şey anlatmak istemiyorum. “Günaydın Anne” mesela, Karakalem kitabında en çok yorum aldığım öykülerden biri. Kız arkadaşlarım ve anneleri ağlayarak ya da ağlamaları yeni bitmişken arayıp “Çok güzel olmuş ama böyle şeyler yazma.” diyorlar. Büyük çoğunluğu “Benim annemle aramda özel bir durum var da… Ondan böyle çok ağladım.” diye açıklama yapıyor. Hepimize annemizle aramızdaki ilişki özel geliyor herhalde ama ben bir şey anlatmak istemedim. Bir gece annemi kaybetmekten ölesiye korktum, oturdum korkumu yazdım. Oysa öyküye bakarsak yüzde doksanını ben yaşamadım. Bir arkadaşımın babasını iliştirdim, annemin bir arkadaşını annemle harmanladım, bir akrabamın annesine davranışını ekledim. Bir yandan da aklımda “İçinde anlatıcı olmayan öykü yazabilir miyim acaba?” sorusu vardı. O öyküde ne anlatmak istediğimi merak eden varsa; hiçbir şey anlatmak istemedim, anlatıcısız öykü yazmaya çalıştım bir de annemi kaybetme korkumla yüzleştim, o kadar.

Başka bir durum da kitabı okuyanların bir kısmının benden izler bulup “Bak şöyle bir şey yaşamıştın, onu yazmışsın.” demesi ya da birilerinin günlük yazıyormuşum gibi her şeyi benim yaşadığımı sanması. Evet, yazdıklarım aklıma geldiğine göre üzerlerinde düşünmüşüm fakat hayır, uyduruyorum aslında. Bir ilişkide iki taraf birbirine yabancılaşırken “Kız resim çizse rahatlar.” diye düşünüyorum, ben korkunç bir ilişkideyken nasıl resimler çizerim sorusu geliyor aklıma. Korkunç ilişki doğruysa resim çizmek uydurma oluyor. Neden yaşadıklarımı yazmıyorum? Çünkü insanın yaşadıklarını değiştirmeden yazması kadar zor bir şey yok.

Yazmak giderek daha korkutucu oluyor. Neden? Çünkü bir gün yazamayacağımdan korkuyorum. Bu aralar aklımdaki şeyleri yazmak için çok araştırma yapmam, kendimle baş başa olmam gerekiyor. Bunu sağlayamadığım için de istediğim kadar yazamıyorum, söylenip duruyorum. Bir gün “Neden blog açtın?” diye sorulacak olursa cevabı işte bu. İçimdekileri yazamadığımda açlığımı bastırabilmek için.